Sunday, 5 February 2012

Haydi Hayırlısı!

Bu gece iki ayrı prodüksiyon firmasına özgeçmişimi yolladım. İnanarak yolladım ve pozitif enerjimi de attach ettim! Naif olduğum sanılabilir, belki de öyleyim. Ama bu gece umudum var. Ön sayfa mektubunu öğretilen kuralları hiçe sayarak, gayet içten, istekli ve ben gibi yazdım.

Evet ümidim var! Hep böyle gidemez ya.. Herşeyin bir sonu var ise, işsizliğin de var!

Saturday, 4 February 2012

SRI AUROBINDO

Bugün twitter sayesinde Sri Aurobindo ile tanıştım. Feslefeye olan merakım yeni değil oysa. Lise yıllarımda hayatıma giren Mantık-Felsefe öğretmenim ile başlayan ve çok yol almasam da, varlığından keyif aldığım bir yolculuk bu...

İçselliği ve ruhsallığının gücüyle ayakta kalan bir uygarlık, bir toplum, Hindistan. Diyor Aurobindo.. Ve Anne tabii ki. The Mother. Wikipedi'nin özetleyici özelliği ilk tanışmada faydalı. Kesinlikle. Ama konu karmaşıklaşıp, derinleştikçe yetersiz. Zihin bulandırıcı. Onca akademisyen, politakıcı, düşünür'e kucak açan Hindistan'ı ve kendini bu insanları anlamaya adayan batılı ya da doğulu bilim adamını aşağılamak olur aksini söylemek zaten.

Bir boşluk daha açıldı içimdeki kütüphanede. Öğrenme zamanı.

Steve Jobbs'ın hayatını okurken de aynı şeyi düşünmüştüm. Başarılı ve kendine seçtiği yolda aydınlık kalan bir sürü kişinin hayatında bir noktada Uzak Doğu'da kendini bulması garip bir tesadüf...

Nezle yüzünden yazmak gittikçe daha keyifsiz bir hal alıyor. Mola!

Thursday, 2 February 2012

TUTKU ÜZERİNE...

Kendi yapadıklarımı başaran insanları kıskanmaktan vazgeçmek zorundayım. Kafamın içini kemiren, neden benim beceremediğimi değil de, neden onların hedeflerine ulaştığını sorgulayan şeytani bir ses bu. Oldukça kısık, derin. Ters mantıkla beslenen, yanlış sebeplerden yola çıkan. Pasif-agresif. Ben benle başbaşa kaldığında yalnızca agresif.

Bir de küçümseme huyu eklendi buna. Allah tutmuştur elinden! Ailesi sanatçı tabii, kanında var! Kısmet bu ya... Bahaneler gani! Beğenmeme de var. Ben de yaparım... Ben de yazabilirim.. Gayet sıradan bir üretim...vb.

Amaçlarına ulaşan her insanda hep aynı ortak özelliği tespit etmiş olmama ve bu sanki bende mevcut olmamasına rağmen ısrarla bir beklentim var benden. Hayatlarını okuyup izlediğim besteciler, dünyayı yerinden oynatan düşünürler, yarı ömürleri tutsak ya da sürgünde geçen ressamlar...Hepsinin içinde durdurulamayacak kadar kuvvetli olan bir tutku var. Yaptıkları işi yapma tutkusu. Sarapla beyaz çarşaflara yazan De Sade gibi... Deliren ama müziğiyle ölmeyi tercih eden Mozart gibi. Bethoveen'ın yirmili yaşlarında sağır olmasına rağmen yazması, asil ve oldukça varlıklı bir ailenin çocuğu olan Budha'nın açlık, yalnızlık ve sıradanlığı göze alarak doğruyu bulma yolunda çıktığı yolculuk..Üniversite'den sınıf arkadaşımın 16 yıldan beri hiç yılmadan film yönetmeni olmaya çalışması.. Kustarica'nın ödün vermediği sanatı ve sanatçı kişiliği. İçindeki fırtınaların tam ortasına herkesi sürükleyen Woody Allen ve sessiz çığlıkları. Mutlu adamdan sanatçı olmaz diyene kapak Chagall.

Her nerede bulunduysa, mantıkta, çılgınlıkta, aşkda, yalnızlıkda, umut veya umutsuzlukta ama mutlaka var olan o tutku... Deliler gibi kıskanıyorum sana sahip olan herkesi...

Wednesday, 1 February 2012

Chagall Yeniden Yeni Bir Ben

İngilizce başlayan blog maceram Türkçe devam edecek gibi duruyor. Yazmanın bir alışkanlık haline gelmesi için, kendimi geliştirmek amacıyla seçtiğim bu yol farklı yönlere gitse de suçluluk hissetmeden devam edeceğim ve pes etmeyeceğim.

Ana dilim kadar rahat olamayacağımı zaten biliyordum ancak ingilizce yazmaya verdiğim çabayı kendi dilime veremeyeceğim düşüncesi beni gün geçtikçe daha çok huzursuz etti. Belki bir gün ikisine de hak ettiği zamanı harcayıp, iki ayrı blog yazarım. Ama o gün bugün değil.

Blogum için çılgınca fikirler üretme dönemimdeyim. Gittiğim Chagall serginin etkisi hala devam ediyor. Kafamın arkasında dönüp duruyor tablolar. Resimler kullanmak istiyorum sayfa formatının bir parçası olarak ama telef hakları kullanımı konusu beni ürküttüğü için çekiniyorum. Kendi fotograflarımı kullanmak en akıllıcası şu an için.

Vitebsk'i düşünmekten kendimi alamıyorum. AGO'da ki o gün bende birşeyleri sonsuza dek değistirdi. Kendi Vitebesk'imi keşif yolundayım. Kendi içimde her yere taşıdığım o gücün kaynağını bulma yolundayım.

Bakalım sonu nereye varacak bu işin?